MUTLU ÇOCUKLAR SINIFI
SİTEMİZ 4 YAŞINDA...

Nostaljik Yazılar

NOSTALJİK YAZILAR

  İnsan hayatından bir parça sunuyorsa hikayeler,anlam kazanıyor okuyan için.
    Ben de dün karşıma çıkan kıssadan hisse içeriği ile hayatın ta kendisini sunan bir hikayenin detaylarını paylaşmak istiyorum sizlere.
    Sizlerin de okudukça kendinizden bir parça bulacağınızı çocukluğunuza,geride bıraktığınız siyah beyaz yıllara yolculuk edeceğinizi düşünüyorum. Keşke okuyan her kişi anılarını paylaşsa şu yandaki ziyaretçi defterinde... Ama biliyorum ki yine paylaşmayacak hiçkimse düşündüklerini...
    Kim bilir hangimizin zihninde hangi anılar canlanacak.
    Umarım okudukça kendinizi bulur, bulduklarınızla bu güne daha çok gülümsersiniz.

 

Sobalı Evde Büyüyen Çocuk 

   Sobanın borusunda bulunan çamaşır kurutma tellerine asılı olan okul önlüğünün kurumasını beklemiş çocuktur...
   Kış sabahları bazen üşümekten yataktan çıkmayı istemeyen soba kokusunu seven üstünde kaynayan çaydanlığın sesini seven üstündeki kestanenin mandalina elma kabuklarının kokusunu tanıyan seven bahçede karda oynadıktan sonra üstüne ellerini tutup ısıtmayıseven sobalı odadan öteki odaların soğukluğu nedeniyle çıkmak istemeyen kömür kokusu odun kokusu çalı çırpı çıtırtısı ateş gürlemesi nedir bilen çocuktur...
   Yıllar sonra büyüyünce kaloriferli veya kombili bir evde bile halen "oturma odası"nın kapısını kapayan rahatsız bir insandır...
   İlerleyen yıllarda kestaneye bayılan ama çocukluğundan hatırladığı tadı bulamayan bir büyük insan olacaktır...
   Sobanın üzerine kolonya dökerek alev denemesi yapmış çocuktur...
   Elbiselerinin bir köşesi kurutulurken yanmıştır...
   Büyüdüğünde yazın bile yorgan kullanmadan uyuyamama alışkanlığına ve her mevsim açık kapıları kapama hastalığına sahip olacak çocuk...
   Gizli gizli sobanın arkasına pastel boya değdirip boyanın eriyerek soyut sanat eserlerine dönüşmesini izleyen koku fark edilip kendisine müdahale edilene kadar bunu değişik renklerle yapmaya devam eden çocuktur...
   Nohudun leblebiye dönüşünü soba üstünde görmüş çocuktur...
   Yün çoraplarını sobaya dayayarak ayaklarını ısıtmıştır bu çocuk....
   Geceleyin ateşin kırmızı ve sarı renklerinin dansını evin tavanında seyreden çocuktur...
   Elinin kolunun bir kenarında muhtemelen nasıl olduğunu hatırlayamadığı yanık izleri olan çocuktur...
   Sobanın kenarına pişip dakikalarca ısınan sonra koşarak aynaya bakan ve kıpkırmızı yanakları görünce kendini beğenen bundan zevk alan çocuktur...
   Annesi evde yokken soba sönmesin diye sobaya tahta kömür taşımayı görev bilmiş çocuktur...
Gece lambasının ışığı yerine sobanın alevlerine bakarak uyuyan çocuktur...
   Soba tütünce tırsmış çocuktur...
   Sobanın üstüne mantar koyup tuzlayıp sonra afiyetle yiyen çocuktur...
   Sobanın önünde mavi leğen içinde banyo yapmış çocuktur...
   Muhakkak bir kere evi havaya uçurma macerasını yaşamış çocuktur...
   Sobanın sıcaklığını ne kaloriferle ne de doğalgazla ısınan evde bulabilmiş çocuktur...
   Önlük yakalığını kumaş mendilini bilumum ufak tefek malzemeyi soba borusuna yapıştırmak suretiyle ütülemiş olan çocuktur...
   Sıcacık odada radyo dinlemeyi...
   Sevdikleriyle zaman geçirmeyi...
   Annesinin ördüğü kazağı o sıcaklıkta yinede giymeyi...
   Özellikle de hasta olmayı çok iyi bilen çocuktur...


YAZIK OLDU!

 

Yıl 197..-197..
T......’de ilkokul yılları.
Şimdi tadilat yapılan okul binasında ve eski okulda öğretim devam ediyor.
Sefillik diz boyu. Kitap kırtasiye yok… Varsa da geçen yıldan ağabeyimizden ablamızdan kalanlar. “Oğlum bunlar daha kullanılır” diye elimize tutuşturulan yarısı yazılmış, yarısı karalanmış defterler  ve sayfası eksik bilgi kaynağımız(!) kitaplar. Eski terliklerden imal edilmiş silgiler ve
taklidi yasak bezden  çantalar….
Üstümüz- başımız ondan da sefil! Yamalıklı pantolonlar,soğukkuyu lastikler…
 Kızların etekleri buruşuk, buruşuk elbiselerin üzerinde şekilsiz önlükler  ve yere değen simsiyah kuşaklar.
Siyah önlükler dizimizin altında. Para olmadığı için nasıl olsa gelecek yılda aynı o önlük giyilecekti.
Uymuş, uymamış kimin umrunda! Yeter ki söylenenler yerine gitirilsin.
Kıyafetler böyle iken davranışlar farklı mıydı?
Pek çok arkadaşımızın boyu neredeyse öğretmenin boyunda…
Şimdi isimlerini yazmaya çalışsam liste uzayıp gidecek.İyisimi kısadan keseyim. Suçumuz olduğu vakit boyu büyük olanlar sözde iyilik yapıyormuş gibi “öğretmen mi dövsün yoksa ben mi döveyim “ diye bize telkında bulunurlardı.İtiraz etmek kimin haddine?
Yediğimiz sopayı öğretmene söylesek “ne zaman ne yapacağı belli olmuyor belki O da döver !” deyip susardık.
Korkunun özündeki o sopa yeme olayı eve aksetse “Sen nasıl öğretmene karşı gelirsin ?” diye birde anne ve babamızdan sopa yerdik. Düşündükçe acı acı gülümsüyorum.
O zaman öğretmenlerin hepsi köyde ikamet ederdi. Şimdiki gibi taşımalı eğitim de yoktu.
Yani nereye gitsek mutlaka bir öğretmene rastlardık.
Tatil günleri geldiği vakit o kocaman köy bizlere bir avuç gelir, nerede ise köye sığamazdık!
Nedeni cok basitti:
-Öğretmen bizi görecek!
Hele de dersini yapmamış isen pazartesi günü vay haline! Ya sopa yiyeceksin ya da da evdekilere inandırıcı bir yalan uydurup okula gitmeyeceksin…
Öldülerse Allah rahmet eylesin yaşıyorlarsa Allah selamet versin işte o öğretmenlerimiz için  “Koke’nin çeşmeden hemde o küçücük yaşımızda çok defalar su taşıdık. Çocukluk işte sabahtan akşama kadar güneşin altında bekle, kapkara ol, balık tut ! Sonrasında o emirvari ses ve aynı hikaye: "getir bakalım onları, yengene ver de pişirsin,sen yine yakalarsın, tamam mı, hadi bakalım, teşekkür!?
Ne acı bir şey, oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi üzülür hatta ağlardık. Çünkü onlar bizim emeğimizdi, alınterimizdi... Baba ve annemizin emirlerini yerine getirmeyip her defasında bu insanların hizmetinde bulunduk. Yoğurdu, soğanı, sütü, komşuluk hakkımızı saymıyorum. Sırf saygı olsun diye -birazda korkumuzdan sesimizi soluğumuzu hiç çıkarmadık.Ve denilen her şeyi yaptık…
Keşke diyorum, keşke o insanlarda bizim için bir şeyler yapsaydılar!
 
Şimdi arkadaşlarımızın pek çoğu ekmeğinin peşinde.
Kimisi hala çalışıyor, kimisi emekli olmuş.
Kimi kaynana, kimi babaanne, kimiside dede olmuş
Pek çoğunun saçları dökülmüş, alınları kırış kırış.
 
Gönül isterdiki onlarda okusun.
Onlardan doğanlarda hayatını idame ettirsin.
Bir yerlerde olsun.Kısacası uzayan kol bizden olsun, demiştik.
Ama olmadı…
Çocuk kalbimizle pek çok şeyi o yıllarda idrak edemedik. Keşke bize birazcık rehberlik edilseydi, keşke bizede birileri yol gösterseydi !
Ama olmadı.
 
Hatırladıkça kızıyorum:
-Sahi,  o yıllar neydi?
 

S.ORAKCİH-66
"ADAMIN BİRİ"
17 AĞUSTOS 2008
SARIKAYA